31
Ara
2011
Yıllar önce genç bir otobüs muavini, eline geçen bir miktar parayı cebine koyup, yüreği pır pır ederek memleketinden İstanbul’a doğru yola koyulmuştu…
Heyecanlıydı, yıllardır muavin olarak çalıştığı otobüslerde kaptan koltuğunda oturmanın hayalini kuruyor, gözüne uyku girmiyordu. Yanındaki yaşlı adam “merhaba” diyerek ona selam vermese, koltuk komşusunun farkına bile varmayacaktı. Muhabbeti koyultmakta gecikmediler. Genç muavin bir otobüs almak istediğini anlatıyor, İstanbul’da çok uygun fiyata bulabileceği konusunda sağdan soldan duyduklarını aktarıyordu. Yaşlı adam bir süre sonra dayanamadı “ne kadar paran var” diye sordu muavine. Muavin cebindeki parayı söyleyince yaşlı adamın yüzünden bir anlık bir gülümseme geçti. “Bu kadar parayla kimse sana otobüs filan vermez” dedi.
Muavin bir an bozulsa da çok belli etmedi. “Sıfır araç almaya niyetim yok zaten, cebimdekini veririm, senet imzalarım, çalışır öderim gerisini” dedi. Yaşlı adam sesini çıkartmadı ama koskoca İstanbul’da bu taşralı genç adama kimsenin bu şekilde bir şey satmayacağını çok iyi biliyordu. Dahası, muhtemelen elindeki üç beş kuruşu da çarpacaktı biri.
Otobüs İstanbul’a yaklaşınca yanındaki gence dönüp “kalacak yerin var mı İstanbul’da” diye sordu. Muavin “yok” dedi, “ama fark etmez, kalırım bir otelde”
“İstersen bu gece bize misafir ol” diye teklif etti yaşlı adam. Muavinin cebindeki para kısıtlıydı ve naz edip kibarlık yapacak hali yoktu. İtirazsız kabul etti teklifi.
İstanbul’a vardıklarında büyük bir sürpriz bekliyordu genç muavini. Otobüsten inince yaşlı adam onu garajın dışına doğru çıkartarak orada kendilerini bekleyen son model siyah bir arabaya bindirdi. Aracı bir şoför kullanıyordu. Bu araba muavinin hayalini kurduğu otobüsten çok daha pahalıydı. Genç adam şaşkınlıktan yol boyunca hemen hemen hiç konuşmadı. Araba ana yoldan bir yan yola saparak ilerledi. Çok büyük bir çiftliğe vardıklarında artık şaşkınlığını gizleyemez durumdaydı, yanındaki yaşlı adama dönüp “sen kimsin abi” diye sordu.
Yaşlı adam ona, birlikte seyahat ettikleri otobüs firmasının sahibi olduğunu, zaman zaman bu şekilde otobüslerde seyahat ettiğini ve otobüslerin durumunu gözlediğini anlattı. “Şimdi”dedi, “seni buraya getirdim, çünkü seni sevdim. Dürüst çocuksun belli. Yarın sana kullanılmış ama temiz durumda bir otobüs ayarlamalarını söyleyeceğim. Alıp, memleketine gideceksin ve kazandıkça bana gelip ödeme yapacaksın. Anlaştık mı?” Genç adama piyango çıksa bu kadar sevinmezdi herhalde.
Bu, yaşanmış bir olaydır. Ülke çapında meşhur olmasa da sayamayacak kadar çok parası olan, şimdi yaşını başını almış, kendini emekli etmiş bir adamın hikayesidir. Bugünkü zenginliğine adım atış hikayesi.
Şunu söylemek istiyorum, kısmetin ne zaman nereden geleceği hiç belli olmuyor. Allah’tan ümitvar olan herkesi bir şekilde bir yerlerde bulabiliyor. Hattâ eğer gelecekse elinizle ittirseniz bile zorla geliyor. Şimdi anlatacağım hikaye de işte böyle kapıdan kovuldukça bacadan giren bir kısmeti anlatıyor.
Karadeniz’de bir kasabada, iki çocuklu bir aile… Bütün hayalleri, başlarını sokacak bir ev alabilmek. Hepsinin nöbetleşe çalıştıkları, gece yarısına kadar açık tutmak zorunda oldukları ufak bir bakkal dükkanları var ama kazançları o kadar az ki karınlarını doyurmaya ancak yetiyor. Buna rağmen ev alma ümitlerini hiç kaybetmiyorlar hatta her geçen gün bu hayale daha sıkı sarılıyorlar. Anne, boş zamanlarında kendi evlerini süsleyecek danteller örüp, bohçalıyor.
Baba oğulun markette çalıştıkları bir akşam anne kız televizyonda yeni başlayan bir yarışma programını izliyorlar. Verilen bir telefon numarasını arayarak, sorulan soruyu bilenlerin para ödülü kazandıklarını gören ana kız, programı aramaya karar veriyorlar. Kadın, karşısına çıkan telefon kayıt sistemine, söylenenleri yaparak, ismini ve telefon numarasını bırakıyor. Ertesi gün günlük hayatlarına dönen aile, programı aradıklarını bir müddet sonra unutuyorlar. Aradan bir iki ay geçiyor.
O sıralarda ev telefonlarına musallat olan bir telefon sapığı gece gündüz demeden aileyi tâciz ediyor. Saçma sapan konuşan bir adam ailenin sinirlerini bozacak türden şeyler söyleyerek, telefonu açanın sinirlerini germeyi başarıp da telefon yüzüne kapanana kadar konuşmaya devam ediyor. Telefon tacizinin sıklaştığı günlerden birinde evin hanımı evde yalnız… Sabahtan beri belki beşinci defadır arayan tâcizcinin telefonunu yüzüne kapatalı henüz birkaç dakika olmuş ki telefon yeniden çalıyor.
Kadın içinden söylenerek telefonu açıyor ve karşısındakinin konuşmasına fırsat vermeden “ne istiyorsun kardeşim bizden, ne alıp veremediğin var, söyle de sen de kurtul biz de kurtulalım” diye bağırıyor. Bir anlık sessizlikten sonra karşı taraf hafif tedirgin bir sesle “merhaba, biz filanca TV yarışmasından arıyoruz” diyor. Tabii ki inanmıyor kadın, sayıyor, döküyor ve telefonu kapatıyor. Karşı taraf yılmıyor, bir defa daha arıyor ama bu sefer işittiği azar diğerinden daha sert oluyor.
Uzatmayayım, sanırım dört beş defa arıyorlar bu şekilde ve en sonunda telefonu evin kızının açmasıyla gerçek anlaşılıyor. Gelecek hafta bir gün canlı yayında aranacaklarını böylece öğreniyorlar. Canlı yayında sadece bir tek soru soruyorlar ve cevabı bilen aileye hatırı sayılır bir para ödülü veriyorlar. Vergilerden sonra ellerine geçen parayla bir ev, bir araba almışlar, bir miktar para da ellerine kalmış.
Ailenin çocuklarından biri anlattı bunları. “Bir mucize olmuştu ve annemin hayalleri gerçek olmuştu” diyordu. Ona göre mucizeyi annesi çağırmıştı.
Peki, gerçekten mucizeler çağırınca gelirler mi?
Eskiden okuduğum bir kitapta şöyle bir bölüm vardı:
Büyük bir define bulan adama soruyorlar: “nasıl buldun?”
“Sabah kasabaya yoldan değil de ormandan gideyim dedim, çok güzel, rengarenk bir kuş gördüm, süzüldü ve bir kayanın dibindeki sık çalıların arasına girdi, merak ettim, yüzüm gözüm yara bere içinde kaldı ama çalıların arkasında küçük bir mağara gördüm, kuşun yuvası orası herhalde diye girdim ve işte, hazineyi öyle buldum” diye anlatıyor adam.
Sohbetin ilerleyen dakikalarında anlıyorlar ki adamın kasabaya ormandan giderken kullanabileceği birkaç patika var. O sabah, alt patikayı tercih etmiş ve o rengârenk kuşu görmüş.
Peki, ya talihli adam o sabah, alt patika yerine diğer patikalardan birinden veya normal yoldan gitseydi ne olacaktı? O kuşu görmeyecek miydi?
Bence görecekti. Eğer adam diğer bir yoldan gitseydi kuş da oradan geçecek, adam da illa ki merak edip peşinden gidecekti. Bu, tesadüf değildi, planlanmıştı; o yolda yahut bu yolda, mutlaka karşılaşacaklardı.
Ben bunlara “kaderin köşe taşları” diyorum. Bazen, kısmet sokağına bir dönüş yapıyor, bazen dolambaçlı imtihan yollarına giriyor, bazen de kimbilir başka ne tür güzelliklerle dolu, huzurlu veya neş’eli patikalara sapıveriyor. Ve en nihayetinde bütün yollar, yolların Sahibi olan o Rahman’a varıyor.
Bu konuda kesin bildiğim bir şey daha var; Allah’tan ümidini kesenlerin kaderi, kolay kolay iyiye evrilmiyor..
